çaytostayran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çaytostayran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2011 Pazar

Alıntı

Çaytostayran'dan...

Tutunamayanlar

Kelime ve Yalnızlık 



"Önce Kelime vardı," diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.

Selim Işık yalnızlığını Kelimelerle besledi. Kelimelerin anlamını bilmeden önce tanıdığı yalnızlığı Kelimelerin içinde yetiştirdi. Eski yaşantılarının hastalığından yeni kalktığı sırada, aldırışsız Kelimeler konuşurken, eski yaraların eski Kelimelerin göğsüne saplandığını duydu birden; sustu kaldı. Kelimeler, yalnızlığını yaşamasına da bırakmadılar onu. Her yandan kuşatıp saldırdılar. Kullandığı Kelimeler de dönüp ezdi onu, soluksuz bıraktı. Sonra, yatağından fırladı birden Selim; bütün Kelimeleri ve yaşantılarını ezdi ayağının altında. Güneşe çıktı. Güneş, gözünü acıttı bir süre sonra, perdelerini kapayıp Kelimelerin karanlığına döndü. Birtakım Kelimeler bağışladı onu; aralarında gene yaşamasına izin verdiler. Bu Kelimelerle birlik olup amansızca saldırdılar başka Kelimelere: aşağılayan, ezen, soluk aldurmayan Kelimelere. Yendi, yenildi; sonunda gene yenildi Kelimelere, Kelimelerle birlikte açtığı savaşta. Yalnızlık hep oradaydı.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar, Sf. 151-152


Selim Işık

"... İnsanların yalan söylemesi için bir gerekçe görmediğinden, onlara inanmakta güçlük çekmiyordu. İnsanlara inanmadan, onlarla birlikte olmanın mümkün olmadığını sanıyordu. İnsanlara inanmadığı zaman onlardan kaçıyordu. Söylenenlere inanmadığı zaman, inanır görünmenin, insanlara ihanet etmek olduğunu düşünüyordu ve bu ihanetin anlaşılmaması için, ortalıkta görünmemeyi tercih ediyordu. ..."  


"Başkalarının yaptığını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım."
  
................................... 

Aşk

- De bakayım, gözüne kestirdiğin biri var mıdır?
- He, vardır ya.
- De hele, kimdir? Nasıldır?
- Nasıl mıdır? Gözleri Dicle gibidir Pehlivan. Hani biraz fazla baksan, boğulacağından korkarsın. Dudakları, sıfatında uçuşan bir kelebek gibidir. Hani dokansan, kelebeği öldüreceğinden korkarsın. Elleri, dağda gezen analı kuzulu bir çift maraldır. Ellerinden tutacak olsan maralın yetim kalacağından korkarsın.
- Ya saçları?
- Saçları, Diyarbakır surlarının üstünden uçan bir kuş sürüsü gibidir. Bir telini tutmak için uzansan, surlardan düşeceğinden korkarsın.
- Hşş, Cebrail. Senin yolun yol değil, sen hepten divane olmuşsun…


Kaynak
 
...................................
Yalnızlık



Yalnızlığı seviyorum.

En azından böyle daha iyi olduğuma kendimi ikna ettim.

Ardından biriyle tanıştım.

Hiç olmayacak yerde, psikiyatrik bir hastanedeydi.

Beni değiştirdi.

Sonra da terk etti.

Yalnızken daha iyiyiz.

Yalnızken acı çekiyoruz, yalnız ölüyoruz.

Örnek koca veya yılın babası olmak hiç fark etmiyor.

Yarın senin için aynı olacak.

- Ama dün, farklı olabilirdi…

House M.D. S06E16

Keşke Gerçek Olsa

"Geride kalan kalbinizse, mutlaka geri dönersiniz."

Marc Levy 

Tatyana ve Alexander

25 Ocak 2010... 


Gün gelecek kitap tanıtacaksın deseler bir tarafımla gülerdim muhtemelen. Şimdi günümün en az 4 saatini kitap okuyarak geçiriyorum. Bugüne kadar bitirdiğim kitap sayısı hala 2 sağlıklı elin parmak sayısını geçmez. Birçok şeyde olduğu gibi romanlar konusunda da dengesizdim. Sardıysa, Olasılıksız’da olduğu gibi, mala bağlayıp tek seferde bitiriyordum bir an önce o ‘vay anam vay neler dönmüş serhat ya’ duygusunu yaşayabilmek için. Şimdi düzene oturttum çok şükür, sadece mesai saatlerinde okuyorum. :)

Haftasonu ev ziyaretlerimin birindeydi, kitap almak için rampalı çarşı’ya gitmiştim. 3 kat, 20-30 kitapçı arasında geçirdiğim saatler sonunda, elimde belli kriterlere göre seçilmiş 3 kitapla dışarı doğru süzülüyordum. Tipik Türk insanı olduğumdan mütevellit, bu kriterler; kitabın kapak dizaynı, ismi ve arkasındaki kısa yazı idi. Önünden geçtiğim dükkânlardan birindeki satıcı eleman durdurdu, ‘Abi neler aldın bir bakayım.’ diyerek. Ne yorum yapacak bakalım diye beklerken bana ‘Al abi bunu da oku, eminim seversin.’ diye bir kitap uzattı. Serdar Özkan’ın ‘Kayıp Gül’ romanını. Baktım, adamın ilk romanı olmasına rağmen 30 ülkede yayınlanmış, 28 dile falan çevrilmiş, iyi dedim alalım.

Ama tanıtacağım kitap o değil. Onu alırken ‘abi şuna da bir bak’ diye verdiği diğer kitap: Tatyana ve Alexander. Kitabı elime alır almaz, elemana ‘Sen de beni iyice keriz belledin galiba, bir tane daha öneride bulunursan yediririm sana o kitabı, benim de bir bütçem var ulan di mi?’ bakışı fırlattım. Etkili olmuş olacak ki başka bir öneride bulunmadı. En fazla iki kitap alırım diye girdiğim çarşıdan elimde beş tane kalın kitapla çıkabildim.

İsmi biraz basit, tipik aşk romanı gibi görünüyor farkındayım. Ben de bir anlık gazla almışım herhalde ama şimdi iyi ki almışım diyorum. Çünkü bir aşkın etrafında çok daha fazlasını anlatıyor kitap ki beni etkileyen tamamen bu özelliği. Özellikle benim gibi 2. dünya savaşı manyağı olanları çok tatmin edecektir eminim. Bugüne kadar filmlerde ve oyunlarda gördüğümüzün dışında insanlığın gördüğü bu en kapsamlı ve kanlı savaşa dair birçok şeyi kafamızda kurmamızı sağlıyor. Haliyle 1939-1945 yılları arasında geçen romanda savaş nedeniyle ayrılmış olan biri asker diğeri hemşire iki rusun birleşme hikâyesi genelde bir bölüm erkeği bir bölüm kadını anlatacak şekilde kurgulanmış. 

St. Petersburg doğumlu Paullina Simmons’un yazdığı 503 sayfadan oluşan kitap, bir sayfaya oldukça fazla yazıyı sığdırdıklarından başlarda hiç bitmeyecek gibi gelse de kısa sürede bağlıyor kendine. Bu hanım ablanın birkaç ‘bestseller’ romanı varmış, yakın zamanda onları da bulmak için Ankara kitapçılarını gezmeye başlayacağım. Yine yaptığım derin araştırmalarda, kocaman yazının sadece bir paragrafında tanıtmayı başardığım kitabın son baskısının nisan 2007’de olduğunu öğrendim. Bu yüzden bulmanız zor olabilir, okumak için merak oluştuysa içinizde kitabı gönderebilirim.

Üç önemli kriterden birini, kitap arkası yazısını yapıştırarak bitirelim:

Tatyana gün boyunca aralıksız çalışıyor, akşamları da neredeyse bir yaşına gelen oğluyla oynuyordu. Geceleri ise yatağının kenarına oturup bir yandan ciğerlerine açık camdan akdeniz havasını çekiyor, diğer yandan boynunda asılı olan alyansıyla oynuyordu. Amerika'ya geleli yaklaşık bir sene olmuştu. Yirmi bir yaşına bastığı gün, Ellis'teki odasında Antony'yi doyurduktan sonra Sovyetler Birliği'nden geldiğinden beri ilk defa siyah sırt çantasını eline aldı. Önce Alman yapımı dolu tabancayı çıkardı ardından Bronz Atlı kitabını, Rusça-İngilizce sözlüğünü, tek fotoğrafını, evlilik fotoğraflarını ve Alexander'ın asker şapkasını teker teker yatağının üzerine koydu. Tam o sırada çantanın en altında Alexander'a ait olan Sovyetler Birliği Kahramanlık madalyasını buldu. Gecenin bir yarısında bulduğu bu madalyaya uzun bir süre gözünü ayırmadan baktıktan sonra koridora çıkarak bir süre de ışığın altında inceledi ve bir hata yapıp yapmadığından emin olmaya çalıştı... Düşünmeden edemiyordu, eğer Alexander öldüğünde boynunda bu madalya varsa, şimdi hala boynunda olması gerekmiyor muydu?

Bu destansı aşk ve savaş hikâyesinde Tatyana 18 yaşında, hamile ve dul bir kadındır ve savaş yüzünden yerle bir olmuş Leningrad'tan kaçarak kendine Amerika' da yeni bir hayat kurar. Fakat geçmişi onu rahat bırakmaz. Kocası Binbaşı Alexander Belov'un hala yaşıyor olduğuna ve dahası ona ihtiyacı olduğuna duyduğu inanç Tatyana'da takıntı haline gelmiştir. Bu sırada Amerika' dan çok uzak bir kıtada Alexander geçici bir süreliğine idam cezasından kurtulmuş ceza taburundaki diğer askerlerle Avrupa'ya doğru ilerlemektedir. Her dakikasında ölümle burun buruna geldiği günlerde umutsuzca da olsa tek dileği Tatyana'yı son bir kez görebilmektir...

Arşivden - 18

Hayat hep ironiyle dolu. Çaytostayran'da yazdığım son yazıymış bu, yeni blogun ilk yazısı olmaya uygunmuş baksana; yeni bir hayatın başlangıcı. O zamanlar bir haftalık olduğum işte devam ediyorum. Tutunmaya çalışıyoruz hala. Arşiv bitti, artık önümüze bakalım...

Ve İşte Ben... 


Kendimi o kadar garip hissediyorum ki...

Hani şu uzun ama geçirmek zorunda olduğun bir dönem içindeyken hiç bitmeyecek gibi gelir de bittikten sonra aslında ne kadar çabuk geçtiğini düşünürsün. Lise gibi, üniversite gibi, askerlik gibi...
Ve sonra hep yeni bir başlangıç olur...
Bazılarına göre çok şanslıyım. Bana göre öyle mi? Bilemiyorum, belki de...
Artislik olsun diye anlatmıyorum bak yemin ederim, öyle huylarım yoktur.
En yakın arkadaşlarım hala okurlarken bitirdim okulu, 2 sene olmuş. Belki o yüzden gençlik ve orta yaşlılığın girişi arasında takılıp kaldım. Yaşım genç, görünüşüm yaşımdan da genç, yaşadıklarım hiçbirini tutmuyor. Kötü anlamda değil bu, herkesin yaşayabileceği ve belkide dönemine göre güzel şeyler. Ama işte bana garip hissettiriyor. Sanki arayı kaçırmışım gibi, bazı şeyleri atlayıp direk olaya dalmışım gibi.
Üniversiteyi bitirip dağıldıktan sonra hep bulunduğum yerlerdeki en genç kişi oldum. Önce yüksek lisansa başladım. Benim gibi mezun olur olmaz başlayanlar vardı birkaç tane, gerisi çalışan kesimiydi. Derken okulu bıraktım, işe başladım. Yine en genç bendim. Allah’tan o zamanlar öğrenci evinde kalıyordum. Hissetmiyordum farkı. Zaten kot ve t-shirt ikilisiyle gidiyordum işe. Haftada bir traş oluyordum. Keçi sakalım falan vardı. Öğrenci gibiydim hala.
Sonra 1 hafta diye gidip 2 ay kalmak durumunda kaldığım Ukrayna macerası. İlk ve tek yurtdışı tecrübesi, deli gibi bir çalışma temposu. Orada taşeron firmanın mühendisi olarak işveren şirketin dizayn ofisinde bizim şirketten bir tek benim kalmam. Tabii ki oradaki en genç insanın yine ben olması. Firmalar arasındaki sorundan dolayı her sabah işverenin mühendisiyle tartışmamız. İşlerin bitmesinden sonra bile binbir rica minnet ülkeye dönebilmem. Tecrübelerin sırta binmesinde ilk dönüm noktası burası oluyor sanırım.
Daha sonra askerlik tabii ki. Tam bir sene dile kolay. Önce acemilik, 3 ay diye gidip 18 gün olduğunu öğrendiğimde yaşadığım sevinç. Meslek kurası muhabbeti. Ankara... Kontrolörlükler, şehir şehir dolaşmalar, projeler, keşifler... Askerlik arkadaşlarımın en küçüğünün 81’li olması. Hepsiyle enseye tokat olmak.
Sonra iş görüşmeleri. Önceleri nefret ettiğin Ankara’da kalmayı istemek. Umut etmek, olmaması. Sonra izin alarak başka bir görüşmeye bilmediğin bir şehre gitmek. Ciddi görünmek, yaptığın işleri anlatmak, hiç sevmediğin klasik giyim.
İlk defa adam akıllı bir iş görüşmesi geçirmek, ingilizce konuşmalı, iş tecrübelerinin dışında senin için önemli değerlerin, iş hayatı kakkındaki düşüncelerinin falan sorulduğu türden. İyi polis kötü polis rolü oynayan iki tane müdür. Görüşmenin bana göre bok gibi geçmesi. “Olumlu veya olumsuz size geri bildirimde bulunacağız.”...
Hiç umudun olmadığı halde adamların araması, 2. Görüşmeye bile çağırmadan işin olması. 

Askerliğin bitmesi. Veda muhabbetlerinde içinin bir garip olması. Şubatın 1’i olduğunda “Oğlum şubatı da yedik lan.” diyerek başlattığın ve mart, nisan, haziran, temmuz için devam eden muhabbeti hatırlayıp “Çüş, sadece o zamandan bile 5 ay olmuş.” demen.
Ve sonra yeni bir hayata atılmanın telaşı. Bilmediğin bir yerde ev arama, eşyalar, bir yandan topladığın işe giriş belgeleri. Kendine bir ev kurman. (Bu arada ev kurmak çok pahalıya patlıyormuş hakikaten.)
Anne baba gittiğinde yeni evinin sana kocaman gelmesi. İlk defa tamamen tek başına kalmak. Aldığın yiyeceklerin çürümesi, ekmeklerin küf tutması. Devasa bir yalnızlık...
Sonra işe başlamak, büyük bir firma, yeni insanlar, yeni bir masa, bilmediğin bir iş alanı. Başka bir okuldan nakille gelip, yeni sınıfına ilk girermişcesine yaşadığın gariplik.
 

Ve geçen bir hafta...
Kendimi Düzce’deki SP fabrikasında staj yaptığım zamanlardaki gibi hissettim. Sabah çık servise bin, işe git, öğrenmeye çabala. Tek farkı o zaman kısa kollu gömleği, keten pantolonu ve klasik ayakkabıyı giyen babamdı, şimdi ise ben (Bu arada o stajı yapalı da 4 sene olmuş, oha!). Hiç o tarz kıyafetlerim yoktu ve hepsini yeni almak zorunda kaldım. Saçlarımı kaldırmayı severdim, şimdi yana tarıyorum. Resmen çalışan adam gibi görünüyorum artık.  
Akşamları eve gel, yemek hazırla. Sonra bulaşığını yıka. Tamam bunları öğrenciyken de yapıyorduk ama daha bir rahattı sanki o zamanlar. Beraber yapıyordun bazı şeyleri. Şimdi benden başka bulaşık yıkayan yok. Yemek hazırlayan yok. Evi temizleyen yok. Çamaşır yıkayan yok. Yok babam yok.
Gece sahura erken kalkıp kendime birşeyler hazırlıyorum. Artık herşey için alarm kurmak zorundayım, annem gelip kaldırmıyor.
Bu haftasonu ne mi yaptım? Gittim bulaşıkları yıkadım, makinaya çamaşır attım, evi süpürdüm. Akşama da pilav ve patlıcan yemeği yapacağım.
Hafta içleri babama, hafta sonları anneme dönüşüyorum anlayacağınız...
Kalın sağlıcakla. 

Arşivden - 17

11 Nisan 2010...

Kalp ve Beyin 


-      - Kahretsin ya bıktım artık senden! Artık rahat bırak şu adamı, sızlama adam her başını yastığa koyduğunda. Kaç sene oldu? Üç mü beş mi? Düşündürtme bana eskileri, hatıraları. Bana düşündürdükçe sen çekiyorsun acıyı. Bırak sileyim her şeyi, unutturayım, yeni umutlarla dolayım. Belki kapatırsın sen de yaralarını böylece, yapma bunu kendine, lütfen.

-         - Ben çok mu istiyorum sanıyorsun? Olmuyor işte olmuyor; tam başka uğraşlar buluyorum kendime, başka heyecanlar, başka olaylar, başka insanlar için atmaya başlıyorum tüm gücümle, yaraların kabuklandığını sanarken ben, bir şekilde derinlerimde bir yerlerde başlıyor kanama. Önce küçük bir sızıntı şeklinde, sonra büyüyor, durmuyor. Ne kadar istesem de o kalıyor yerinde, söndürülmüş bir ateşte hayatta kalmak için rüzgârın en sessiz nefeslerini kullanmaya çalışan bir kor gibi.
-           
          - Peh! Benzetmeye bak. Sen ve senin romantik ayakların, cinsiniz bozuk oğlum sizin hepiniz böylesiniz. Bu adam ne çektiyse senin yüzünden çekti biliyorsun değil mi? Senin atmanı sağlayan diğerlerini kenara atmayı bırak artık. Ailesi, arkadaşları, uğrunda hepimizin çok sıkıntı çektiği geleceği… Bütün bunları tek bir kalp için bırakmaya değmez, sen de biliyorsun. Bir gün dayanamayacaksın, tıkanıp kalacaksın, uğrunda atacak bir şeylerin kalmayacak ve hepimizin sonu olacaksın. Bu mu istediğin?
-         
        - O kalp de bir zamanlar benim için atıyordu ama. Belki de hala…
-           
        - Al işte, hala diyor ya, hala diyor ya! Atmıyor kardeşim atmıyor. O kalp senden sonra eminim başkaları için de atmıştır, hala da atıyordur severek, isteyerek. Senin gibi bize acıdığından değil. Sen hala seneler öncesinde yaşıyorsun. Onun yüzünden kaç kalbi yarı yolda bıraktın sen? Senin onlara yaptığın çok mu farklı bu durumda? Biraz gayret etseydin şu an hepimiz mutlu mesut yaşardık ve bu adam her gece uyuyana kadar aynı eski filmleri izlemek zorunda kalmazdı. 
-           
          - Kaç kere diyeceğim sana ya? Ben sadece inancımın peşinde koştum, sen de biliyorsun hepsini. Diğer kalpler için üzülmedim mi sanıyorsun, denemedim mi sanıyorsun? Olmadı işte, beceremedim, yapamadım. Bundan sonrası ne olur bilmiyorum,  sen düşün artık. Zaten düşünmek senin işin değil mi?
-           
         - Çok komik, senden bir halt olmaz! Ne halin varsa gör…

Arşivden - 16

Hangimiz böyle değiliz ki? 3 Mart 2010...

Küçük Dünya - Giriş 


Yavaş yavaş uyanıp duyu organları çalışır hale gelmeye başladığında gözleri seneler önce hevesle boyadığı odanın mavi duvarını gördü, kulakları ise çalan şarkının sesini duydu. Bilgisayarı her gece açık olurdu; uyumasına yeteceğini tahmin ettiği süreyi tamamlayacak kadar sıraya koyar sevdiği şarkıları, karışık çalmaya geçmeden önce uyuyabilmeyi umardı. Sıraladığı şarkılar bitmeden dalardı her seferinde…

Sabahları ise genelde bilmediği grupların şarkılarıyla uyanırdı. Tek bir şarkısını dinleyip beğendiği şarkıcıların bütün albümlerini bulur, hiç birini dinlemezdi sonradan. Bütün gereksiz şeyleri sileceğine söz verir bilgisayarı her kastığında, sevdiği şarkılardan tek bir çalma listesi oluşturup gerisini kaldırabileceğine inanır; bu inanış günler sonra bilgisayarı yeniden kastığında gelirdi aklına yeniden. Bu yüzden uyandığında kulağına gelen müzik seslerini genelde beğenmez, artık müziksiz uyuyacağına kendini inandırır, akşamına unuturdu.

O sabah farklı olmuştu ama. Uzun zaman sonra senelerdir kullanıp asla sürümünü yükseltmediği müzik programı ona kıyak geçmiş, gözlerini açtığı sırada kulaklarına da çok sevdiği bir şarkı dolmuştu. Ona bu tip şeyler her zaman saçma gelse de, duyduğu sözlerin ona bir mesaj olup olmadığını düşünmeden edemedi. Gülümsüyordu yüzünü yıkamaya giderken.

“When hours have gone by, i’ll close my eyes. In a world far away, we may meet again…”

Arşivden - 15

14 Şubat 2010'da karalamışım. Zaman ve hayat geçmeye ve geçirmeye devam ediyor. Hiç mi değişmez insanlar? Sinüs dalgasıyız aslında hepimiz, Doğum ve ölüm aynı çizgi... Başlıyoruz bir noktadan; artıyoruz, öğreniyoruz, kazanıyoruz, kaybediyoruz sonra, üzülüyoruz, ağlıyoruz ve tekrar umut etmeye başlıyoruz. Bir kazan, bir kaybet... Bir üzül, bir sevin... İşin aslında hep aynı yere varıyoruz. Hepimizin ortalaması sıfır. 

Öyle İşte... 


Ne mutluluk martının kanatlarında, bir çocuğun gözlerinde falan diye zırvalayacağım, ne de biz ne zaman mutlu olacağız, hayat ne zaman gülecek bize de diye ajitasyon yapacağım.

Hani zor bir döneme girmeden önce deriz ya ‘şu zamanları bir atlatsam’ diye, sonradan rahata erince söylediklerimizi hatırlar güleriz kendimize; işte yine öyle bir andayım.

Belki söylediğim kadar sebepsiz içimdeki sıkıntı, belki içe atılmış ve birikmişlerin küçük bir yansıması. Ama sonuçta orada düğümleniyor işte, balık ağına takılmış bir taş gibi ve onun kadar sert.

Geçsin gitsin şu zamanlar, bitsin artık. Öyle işte…

Arşivden - 14

13 Şubat 2010...

Mavi ve Yeşil (48 Saat - 2000 km)


2008’in 6 Eylül’ünde yüksek lisans için girdiğim İngilizce sınavında yazdığım essay’den sonra ilk defa kalemle uzunca bir yazı yazıyorum ve ilk cümleden itibaren görüyorum ki yazım hala berbat.

Normalde benim gibi üşengeç bir adamın kâğıda yazıp sonradan bu yazıları bilgisayara geçirmesi çok zor bir ihtimal, ama şu an hem imkânlarım kısıtlı (hala otobüsteyim), hem de şu kısa sürede yaşadıklarımdan herhangi birini unutmak istemiyorum.

Perşembe sabah erken saatlerde başladı macera. Aşti’ye ulaştıktan sonra öğrendik bineceğimiz Trabzon otobüsü, Ulusoy’un kendi terminalindeymiş. Taksiye binersek yetişebilirmişiz. (!)

Taksiye doluşmamızı müteakip benim anladığım rerörerö’nün aksine şoför bey bu kadar adamı alamayacağını söylemiş. ‘Ulan binmişiz işte, zaten götüreceğin yer 250 mt ötede!’ yakarışımız işe yaramadı ve adam ‘İki taksiyle gidin.’ inadından vazgeçmedi. O an aklıma Yahşi Batı’daki ‘Get out of the carriage, you son of a bitch!’ sahnesi geldi, güldüm kendi kendime.

Ulusoy firması hakikaten bütün Karadeniz seyahat ağını ele geçirmiş. Samsun yolculuklarımla beraber bu iki seyahatimde de anladım ki eskiden bildiğimiz ‘Vaaay Ulusoy oğlum, Neoplan falan.’ anlayışı Karadeniz tarafında tamamen farklı.

En arkanın bir önündeki yerime oturup, otobüsün Çorum dolaylarında verdiği molaya kadar hiçbir şey olmadı; evet uyudum. :)

Sabahki taksi olayından sonra tesislerde bir tabak yemek ve bir kâse çorbaya 12,5 TL vermemle yolculuğun pek hoş geçmeyeceğine olan inancım iyice artmıştı. Henüz 3 saat geçmişti ve önümüzde 10 saatlik daha yol vardı.

Kitap okuma ve akabinde gerçekleşen uykuya dalma seanslarımdan arta kalan zamanlarımı müzik dinleyip camdan dışarıyı seyrederek geçirdim. Tüm yaptığım yolculukların en önemli kısmını müzik dinleyerek dışarıyı seyretmek oluşturmuştur hep. En uzun demedim; ‘Uyku ne oluyor uyku?’ şeklinde saldırmayasınız diye. :)

Özellikle, kahverengi ve çorak topraklarda yükselmiş beton blok gruplarından oluşan Ankara’dan geliyor olduğum için bana içinde büyüdüğüm Düzce’yi hatırlatan Karadeniz doğasını seyretmek çok keyifli oldu.

Çorum, Merzifon, Samsun, Ordu, Giresun…

Samsun’dan itibaren yolun, deniz ve ona paralel giden dağların arasında kalması bütün stresimi aldı. Bir tarafta mavi, bir tarafta koyu yeşil; en sevdiğim iki renk…

Koca otobüsün Ünye’nin içinden geçmesi çok ilginçti. Hakikaten içinden ama; hani her ilçe merkezinde bir adet heykeli, onu sarmalayan meydanı, bankalar, devlet binaları falan olur ya, işte biz Ünye’ninkinin tam ortasından geçtik.

Sonrasında Trabzon sınırlarına girene kadar hatırladığım en güzel şey, Ordu terminalinde otobüse giren yaşlı amcadan aldığımız sıcacık kavrulmuş fındık oldu.

Trabzon’un girişinde otobüs, isteyenler Trabzon ekmeği alabilsin diye bir ekmek fırınının önünde durdu. Şaşırdım önce, ama sonradan öğrendim ki adetmiş bu. Dönüş yolunda ben de bu hizmetten faydalandım elbet.

Bu yolculuğu daha ilginç ve komik hale getiren bir olay da bu kısa molanın ardından meydana geldi. Otobüs, hareket ettikten iki dakika sonra durdu; bir yolcuyu unutmuştuk! Koca otobüsle ters yönde geri geri 1 km kadar gittik. İçinde bulunduğum arka grup insanları olarak hepimiz birer muavin kesildik: baktığımız arka camdan ‘Aha şimdi çarpacan.’,’Sol yap.’ gibi yorum ve direktiflerde bulunduk.

Bize doğru gelen araçlardan sadece birkaçı dörtlülerini yaktı, çoğu olayı çok normal karşılarmışçasına soldan sessizce geçip gitti; burası Karadeniz’di.

Bu ters yönde tehlikeli yolculuğumuzdan sonra fırına ulaştık ve unutulan yolcuyu geri aldık. Yolcu, benim tahminim olan tuvalete giden güzel bayan değil, dışarıya sigara içmeye çıkan şoföre niye hep haber izliyoruz, dizi izleyelim diye serzenişte bulunan kadındı (Perşembe; aşk-ı memnu akşamı). Güzel bayan ön tarafta oturuyormuş, görememişim. :)

Dizici teyze onu almak için giriştiğimiz macerayı hiçe sayıp, ‘Siz hep yolcularınızı unutur musunuz?’ diye kızdı. Biz, şoför ve arka kısım muavin grubu olarak bir teşekkür bekliyorduk hâlbuki. :)

Otobüsümüz otogara varana kadar Trabzon içinde en az 20 kere durup yolcu indirdi, artık şoförün kariyerinde dolmuşçuluk geçmişi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yine birini indirmek için durduğumuzda muavine tam çemkirecektim ki çok komik bir şey oldu. Muavin bizim tarafa geldi ve dedi ki: ‘Ya şu koltukta bir abi oturuyordu, burada inecekti. Ne oldu o?‘

Kısık sesle ‘Neyse boşver.’, yüksek sesle ‘Devam kaptan.’ derken biz 2. kayıp yolcu vakasının şaşkınlığını yaşıyorduk.

En sonunda vardık Trabzon’a, günü tamamlamak için küçük bir yolculuğumuz daha kalmıştı. Rize’ye kadar olan bu 70 km’lik kısa yolculuğu önceden kiralanmış arabayla yapacaktık. Yarım saattir bizi beklemiş olan adamları bulduk, form işlerini halledip arabaya yerleştik. Bu esnada adamlar gitti tabi ama biz arabayı çalıştıramadık; aküsü boşalmıştı. Geri çağırdığımız şirket elemanları, kendileri de çalıştıramayınca bize kendi arabalarını verdiler. Hemen diğer arabaya transfer olup harekete geçtik. Işıklarda durduğumuzda adamlar çalışmayan arabayla yanımızdan geçtiler, bize korna çaldılar. :)

Rize’ye varınca ilk iş balıkçıya gittik. Bursa Fenerbahçe’ye üç atmıştı ve maçın son anlarıydı. Ballı Fener 92. dakikada Daniel ‘Emrah’ Guiza’nın doğru düzgün vuramadığı topun Bursa’lı oyuncuya çarpıp kaleye girmesiyle yine kıvırdı.

Otel bulmak için çıkarken saat 12’yi bulmuştu. Son kez tabağıma baktım ve biraz yeşillik artığı ile 2 boşalmış limon dilimi ile birlikte hamsi ve barbun kuyruklarından oluşan bir yığın vardı; balıklar kılçıklarıyla beraber midemdeydi. :)

Oteli bulup sabah 8’e çeyrek kala kahvaltıda buluşmak üzere odalarımıza çekildik. Amacımız, öğlene kadar işimizi bitirip akşam 8’deki dönüş otobüsüne kadar Rize ve Trabzon’u dolaşmaktı.

Bu kadar yol yorgunluğunun üstüne erken kalkmanın zor olacağını düşünüyordum ama belki otobüste çok uyuduğumdan, belki biraz hasta olduğumdan çok erken uyandım, uzun zaman sonra sabah ezanını dinledim.

Güzel bir kahvaltıdan sonra bir an önce işimizi bitirmek için yola koyulduk. Sabahtan öğlene kadar geçen sürede işimizin de yüksek bir noktada olmasından dolayı birçok muhteşem manzarayı görme şansım oldu.

Öğlen yemeğinden sonra Rize merkezde dolaştık biraz. Anneme çay, kendime ise hamsili anahtarlık aldım. Haberlere konu olan, üzerine tabela istenecek kadar karışık olduğu ileri sürülen üstgeçidi görmeyi de ihmal etmedik.

Israrlarım üzerine Rize’de fazla oyalanmayıp Trabzon’a gittik. Rize’deki güneşli havanın aksine Trabzon’da hava kapalı ve kasvetliydi. Trabzon’a gitmemizi isterken ne kadar bahtsız bir insan olduğumu unutmuştum.

Vardığımızda, otobüse birkaç saat kalmıştı. Hem hava muhalefeti, hem yol bilmediğimizden vaktimizin de kısa olduğunu hatırlayıp gidip bir yerlerde çay içelim bari dedik. Ama Trabzon’da oraya hiç yakışmayan çok eski bir terminal vardı ve sanayinin tam ortasındaydı.

Sanayinin içinde aile çay bahçesi olacak değildi ya; bir kıraathane bulduk ve içeri attık kendimizi. Hazır kahveye de gelmişken king çevirmeden dönülmezdi elbet. Diğer üç arkadaş batarken 820 puan alınca havaya girdim tabi. Oyun boyunca kahvedeki vatandaşların muhabbeti neşe kaynağı olmuştu bize: ‘Ha şu üç’i at artuk daa!’

Yaptığım artistliklerden hırslanan meslektaşım tavlada meydan okudu. İlk oyunu 5-4 kazandım ama zirvedeyken bırakıp gaz ve kışkırtmalara gelmemem gerektiğini unutmuştum. Sonuçta 5-1 yenildim.

En sonunda mağlubiyeti tatmamla terminale geri dönmeye karar verdik. Evet, hepimiz Trabzon’a ilk defa geliyorduk ve sahip olduğumuz birkaç saati sanayinin ortasındaki kötü bir kıraathanede king oynayarak geçirmiştik. :)

Mavikent dinlenme tesislerinde 25 dakika ihtiyaç molası...

Terminale vardığımızda otobüsün kalkmasına 1 saatten az vardı. Telefonumun şarjı bitmek üzereydi; arkadaşın şarj aletini alıp telefonumla birlikte Ulusoy bürosuna verdim prize taksınlar diye; öncesinde ‘Abi ben sizin 8 otobüsünüze biletliyim.’ demeyi de unutmadım elbet. Bu çözümün büfedeki 5 dakikada hızlı şarj makinesini deneyen arkadaşımınkinden daha etkili olacağını biliyordum.

Otobüsün hareket etmesinden önce, bu konuda tecrübeli biri olarak tuvalete gitmeyi ihmal etmedim. Lakin çıkışta genç bir arkadaşın ‘Abi, bir dakika.’ demesiyle duraksadım; parayı ödemeyi unutmuşum. Tuvaletin başındaki kabinde oturan amcaya ‘Kusura bakmayın, dalmışım.’ dedim. O da bana ‘ Sen da hiç etrafina bakmiysun.’ diye yanıt verdi. Gülümsedim.

Otobüsümüz şehirden çıkmadan yol üzerinde bir sürü yolcu aldı. Ekmek alma hizmetinden faydalanıp yerimize geçtiğimizde artık dönüş yolculuğuna başladığımızı hissettim.

Telefonumun şarjı tekrar bittiğinde Ordu’daydık. Siyah denizden kıyıya doğru eşit aralıklarla sürüklenen dalgaların beyaz köpüklerini seyrederken dalmışım uykuya. Molada arkadaşımın ‘Yemek yiyecek misin?’ sorusuna gözlerimi kırpıştırıp yarım ağızla ‘Hayır.’ demem haricinde Ankara’ya varana kadar hiç uyanmadım.

En sonunda odama varmıştım ama yollar bitmiyor tabi. Wc - duş - çanta hazırlama gibi ihtiyaçları tamamladığımda saat 9 buçuk olmuştu bile. Saat 10’daki Kayseri otobüsüne yetişeceğim inancını hiç kaybetmedim, minibüs şoförlerine güveniyordum.

Nitekim yetiştim de. Üstelik altgeçide doğru hızlı hızlı yürürken mp3 çalarımın montumun delinmiş olan sol cebinden fırlayıp kulağımdaki kulaklıklara asılı kalmasıyla vakit kaybetmeme rağmen!

Şans bu ya, yan koltuğum da boş. En son binmenin güzelliklerinden biri de bu olsa gerek. Yanımda biri otursaydı bu yazıyı asla yazamazdım. Şimdi bile ‘Acaba arkadan okuyorlar mı?’ diye düşünmüyor değilim.

Saat 1 buçuk olmuş; tam 3 saattir bunları yazıyorum. ‘Satırlarıma son verirken’ (hep bu sözü kullanmak istemişimdir.) kendime bu yazıyı bilgisayara geçirmede kolaylıklar diliyor, size de sonuna kadar okuduğunuz için teşekkür ediyorum.

Not: Şimdi dönüp bakıyorum da, el yazım hakikaten çok kötüymüş. :)




Arşivden - 13

7 Şubat 2010...

Ölüm ile Aşk 


Hani ben genelde ölüm üzerine yazıyorum ya, işte anlatacağım bunun en büyük nedeni belki de…

Bilinçaltı işte, yaşadığımız her olayı atıyor bir kenara. Ne de olsa yer çok, yüzde üçünü kullanıyormuşuz beynimizin, çoğu var olanı da kullanamıyor ya...

İşte bu bilinçaltı denen nane öyle bir şey ki, siz normal yaşamınıza devam ederken fark etmezsiniz olan biteni. Ama başınıza bir şey geldiğinde, çok daha önce yaşayıp belleğinizin derinliklerine gömülen benzer bir olayı anımsatır size. Bazen nasıl unutmuşum dersiniz, bazen üzülürsünüz hatırlayınca. Lakin mutlaka yeni karşılaştığınız olayda o eski hatıraların etkilerini görürsünüz. Belki edindiğiniz tecrübeyi kullanırsınız, belki de sadece duygularınız değişir bir anda ister istemez.

İşte ben bu yüzden hastanelerden nefret ediyorum…

Biliyorum insan yaşamında yeriniz büyük, milyonlarca hayat kurtarılıyor içinizde vesaire ama işte içinizde yok olmuş bir tane hayat bile sizden nefret etmeme, sizden yardım almaya gelmiş olsam da lanet etmeye, koridorlarınızdaki o pis ilaç-hastalık-kan karışımı kokuyu duyunca midemin bulanmasına engel olmuyor. Üzgünüm.

Sizin belki hiçbir suçunuz yok, yanlış tedavi falan da değil muhtemelen. Gerçi o zamanlarda ‘yanlış tedavi’ diye bir kavram da yoktu, öldüyse ölmüştür; doktorlar büyük, doktorlar önemli. Biz sıradan insanların laf etmeye hakkı yok kimseye. ‘Madem beğenmiyorsun burayı bas parayı özel hastaneye git.’ devriydi çünkü o zamanlar; ‘Devlet doktorunun ilacının parasını veriyor. Hala bir boku beğenmiyorlar. Bu millete iyilik yaramaz!’

Bugün de pek bir şey değişmemiş gerçi, sık sık çıkan hastane haberlerinde midemin bulandığını hissedişimle kanalı değiştirmem arasında geçen birkaç saniyelik sürede anlaşılıyor tüm haber içeriği. Zaten bizim haber mantığımız da görüntüler eşliğinde, aynı cümlenin evrilip çevrilip tekrar okunması değil mi?

Ben hayatımda bir kere hastanede yattım, 3 günlüğüne. Bilmiyorum hangi hastalıktan yattım, ama önemli bir şey olmalı. Neticesinde çok ciddi olmayan durumlarda hep eczane destekli anne ilaçları yöntemi geçerli olurdu. Hastaneye gitme olayı büyüktü çünkü. Sigortalı olmak isimde güzel gözükse de meşakkatli bir işti sonuçta. Sabahın köründe kalkmalar, bitmeyen sıralar…

7 yaşında falan olmalıyım, küçük bir yerdi gittiğim yer; SSK hastanesi. Hastane dediğime bakmayın, o zaman bir binanın bir ya da iki katıydı. Sonradan yeni binaya taşındı elbet, eski yerine birkaç derslikli uyduruk bir dersane açıldı diyeyim, siz anlayın.

Serum yemenin nasıl bir duygu olduğunu öğrenmem haricinde o günlerden aklımda kalan iki şey daha oldu; ilk yatırıldığım zaman odanın giriş kısmındaki yatakta yatan yaşıtım tahmin ettiğim kız çocuğu ile sonradan yorgun gözlerimin onun boş yatağının yanında annesinin gözlerinden süzülen yaşlarına takıldığı an…

Hastalığı neydi, ne kadardır oradaydı, nasıl yitip gitti sonsuzluğa hiçbirini bilmiyorum. Soramadım hiçbir zaman anneme...

Hani ilk aşk muhabbeti döner ya ara sıra. Ben, o sadece bir defa gördüğüm küçük kızı seçtim kendime ilk aşk olarak, ne ifade ettiğini bile bilmediğim zamanlarda.

İşte bu yüzden ölümden bu kadar çok bahsediyorum…

Arşivden - 12

1 Şubat 2010...

Hayvan Oğlu Hayvanlar 


Çocukluğumdan beri belgesel izlemeyi çok sevmişimdir, özellikle hayvanlar âlemi ile ilgili olanları. STV’deki bıyıklı amcanın sunduğu Safari serisinden tutun, ki jeneriğinde çıkan tüm hayvanatı sırasıyla ezberlemiştim artık, Büyük Kedilerin Günlüğü serisine kadar binlerce dakika belgesel izlemişliğim vardır. Geçen sene bile ev arkadaşlarımla National Geographic Wild izleyeceğim ben diye kavga ederdim, digiturk almamda etkisi bir ay beleş süper lig maçları seyredebilecek olmamdan (GS maçları hariç) fazlaydı.

Gerçek hayatta ise hayvanlarla ilişkim hiçbir zaman iyi olmadı benim. Tamam, çocukken evden atılmış uysal kediyi yanına çağırıp ayağını bacaklarının arasına sokup en yükseğe fırlatmaca oyunu* oynayanlardan tut, ki bu arkadaşlar aynı uysal kediyi bir tanesi kucağında götürürken diğeri gözlerini elleriyle kapatarak kulübesinde uyuyan köpeğin yanına atıp olanları** pis sırıtışlarla izlediler, acaba 4 ayağı üstüne düşecek mi diye yan taraftaki boş apartmanın 3. katından beton zemine atma deneyi *** yapan arkadaşlarım bile oldu. Hâlbuki ben hep kınayan gözlerle izlemiştim onları ve olanları.

Sanırım her şey seneler önceki bir köy tatilimizde benden 3 yaş büyük olan abimin bir cengâver gibi o anaç tavuğu yakalamasıyla başladı. Bu sefer hakikaten hiçbirimizin kalbinde kötülük yoktu. Abim iki eliyle tavuğu tutarken seviyorduk biz de, aman da aman ne kadar güzel tüylerin var senin diyerekten. Nerden estiyse benim güzel abim çocukluğun verdiği bir geri zekâlılıkla hadi öpün, mutlu olur havyan dedi (insan tavuğu neden öper ulan!) ve geri dönülemeyecek olaylar zinciri böylece başlamış oldu.

Kuzen tavuğun yan tarafında oturuyordu, dolayısıyla hiçbir zarar görmeden tavuğun boynuna öpücük kondurmayı başardı. Ben ise ikisinin de karşısında idim, dolayısıyla tavukla yüz yüzeydim. Bir insanla tavuğun bayramlaşması gibi bir şey olacaktı yani. Hafifçe kafamı boynuna doğru uzatıyordum ki, yüzüme doğru gelen kocaman bir tavuk kafası gördüm, akabinde müthiş bir acı duydum. Sol gözümün 4-5 cm altından gagalamıştı beni, hain tavuk!

Ama yine de iyimser bir çocuktum ben, azalmamıştı sevgim tavuklara bile.

Ta ki,

Ananemlerin tavuklarından biri kuluçkadan yeni kalkmıştı. 8-9 tane müthiş tatlı civcivi vardı. Ben ise merdivenin başında oturmuş onların yemlenmesini izleyip kendimce doğa gözlemciliği yapıyordum. Derken ufaklıklardan bir tanesi onlardan uzaklaştı ve kaybolduğunu anlayınca telaşlanıp aranmaya başlamıştı. İçimdeki iyilerin dostu kötülerin düşmanı anaç kişiliğimin onun kedilerin en büyük hedefi olduğunu hemen kavrayıp harekete geçirmesiyle onu annesine kavuşturmak için ona doğru gidip yönlendirmeye başladım, kâbusun yeniden başlayacağını nereden bilebilirdim ki? Anası beni görüp bir güzel koşturdu. Evet, bir tavuk tarafından koşturuldum! (Şimdi anlıyorum ki, başıma ne gelirse iyi birisi olmaya çalışmaktan geleceği o günlerden belliymiş.)

O tavuğun kendi anaç duygularını falan bir tarafa bıraktım artık elbette (benimki de candı ulan, bu kadar da olur mu, rezilliğe bak!). Ve o günden sonra tavuklara hiç iyi gözle bakmadım. Ki şu an bile tavuk denince, ‘KFC Extreme Menu’ ile tıka basa karın doyurmak geliyor.

Hikâye bu kadar değil tabii, bu sadece tavuklarla ilgili olan kısımdı, işin köpeklerle ilgili kısmı var bir de.

Seneler geçip, İstanbul’daki öğrencilik dönemimin 3 senesine geldiğimde başıma kötü bir olay daha geldi. O sıra Taksim’deki makine fakültesinde 2. senemden kalma Türkçe 2 dersini tekrar alıyordum. (Türkçe 2 zor bir ders ve tekrar alınabilir tamam mı? Hem ben cc’den yükseltmek için alıyordum.) Bir arkadaşımın gelmesi nedeniyle dersten çıkıp meydana doğru yürüdüm. The Marmara otelinin önünden geçiyordum ve onun bana doğru aylak adımlarla yürüdüğünü gördüm. Neden hep bana denk gelirdi ki? Etrafımda o kadar insan yürüyor, onlara doğru yürüseydin ya!

Artık kaçarı yoktu. Yönümü değiştiremezdim. Etrafta yürüyen insanlar şu uyuz köpekten korktu diye düşünürlerdi. Benim o kocaman gururum yemedi bunu ve yolumu değiştirmeden devam ettim. 5 metre, 3 metre… Köpeğe doğru baktım ve bir anda göz göze geldik. Derken 1 metre ve acı son, hart! Sol baldırımı ısırdı ama dişlerini geçirmeden çekti ağzını. Tam sinirlerimin tavan yaptığını hissedip tekmeyi savuracaktım ki yolunu bile değiştirmeden yine aylak aylak çekip gittiğini gördüm. Köpeğe bak ya, sallamadı resmen. Gitmeseydin ya! Erkek gibi savaşsaydın ya!

The Marmara otelin önünde, o kalabalığın arasında ve işin kötüsü dünyanın en uyuz köpeği tarafından ısırılmıştım ben.

Sonra okul bitti ve ben çalışmaya başladım. Her gün Silivri’ye gidip geldiğim o kâbus gibi dönemde sanayiye birkaç malzeme almaya gitmiştim arabayla. İşimi bitirip dönüyordum, kimseler yoktu etrafta. Köpekler hariç! Lanet olasılar niye her sanayide bu kadar çok olurlar ki!

Uzaktan tehlikenin varlığını görüp çaktırmadan arabaya doğru yol aldığım halde düşmanımın beni fark etmesi çok uzun sürmedi. Yanıma doğru geldi çabucak ve iki düşmanın birbirini tarttığı bakışma başladı. Biliyordum ki üstüne doğru sertçe bir adım atsam kaçacaktı, bağırsam kaçacaktı. Bu savaş oyununu onun kazanması için yapabileceğim tek hatayı yaptım, kaçtım. Ve o it beni arabaya kadar koşturdu.

O an koşturulmaktan daha kötü olan ise, ben arabaya vardıktan sonra yardımsever bir yurdum insanının köpeğe 50 metre öteden bağırarak onu kaçırmasıydı! Yerin dibine girmek böyle bir şey olmalıydı.

Hayvanlarla olan yakınlaşmalarımın en tehlikelileri bunlardı, iki tavuk ve iki uyuz köpek…

Henüz hayvanat bahçesinde aslanın o kadar insan dururken benim üstüme doğru kükreyip atlamasını anlatmadığım halde içimdeki hayvan severi kaybetmediğime inanıyorum. Denk geldikçe belgesel seyrediyorum hala, böylesi daha güvenli sanırım.

Merak edenler için;

* 6 metre falan atıyorlardı.

** Kedi müthiş bir deparla 50 mt koşup ağaca tırmandı, köpek çok az farkla yakalayamadı. Bir daha da yanımıza gelmedi hayvancağız.

*** Deney teknik olarak başarılı oldu. Kedi hakikaten 4 ayağının üstüne düştü. Sendeleyerek gözden kaybolurken çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Arşivden - 11

 28 Ocak 2010...

Selim Yılmaz #II

Umarım bir daha asla Anadolu yakasına geçmem gerekmez. Ne yapayım, terk edemiyorum İstanbul’u, burada doğdum, burada öleceğim.

Hay aptal kafam. Hani bir daha bu sözcüğü kullanmayacaktın oğlum!?

Vay be Cihangir ha? Buralara en son ne zaman gelmiştim ki? Neyse, alışacağım mecburen. Hayata buradan başlayacağım, sıfırdan. Kiralar tahminimden ucuzmuş buralarda. İşyerindekiler bu fiyata eşyalı ev bulduğumu duysa şaşırırlardı kesin. Ev sahibi de iyi, Halide teyze. İlk akşam yemek de getirdi sağolsun.

Beni Mardin’e tayini çıkan oğluna benzetti galiba. Edebiyat öğretmeniymiş. Edebiyatı nasıl sever ki bir insan? Ben hep üç alırdım o dersten. Ne eksik ne fazla.

Amma çok eşyası varmış bu Halil’in, neyse ki temiz bırakmış. Belki de Halide Teyze temizlemiştir. Ben de belki onun hayatını devam ettirirdim öğretmen olsaydım. Gittik psikoloji okuduk, mal kafam. Ne oldu okudun da. Kendini iyileştirebiliyor musun?

Offf, unut unut!

Umarım kolay alışırım tek başıma yaşamaya. Üniversitedeyken uzakta okumak mı daha güzel, yoksa aile yanında okumak mı diye tartışırdık. Özenirdim ailesinden ayrı okuyanlara. Şimdi öğreneceğiz bakalım nasılmış. Keşke annem olsaydı da onunla yaşasaydım hep. 

Başlama yine, başlama yine!

İş aramaya başlasam mı acaba?

Kalan parayla idare ederim biraz daha, emekli maaşı da var. Biraz daha idare eder öyle başlarım iş aramaya.

Bu koca şehirde otuz yıl yaşasan bile görmediğin yerler kalır diyorlardı di mi? Görelim bakalım. Madem işsiz güçsüz bir adamım, çıkıp dolaşmak benim de hakkım.

Fatih’e mi gitsem? Yok ya en iyisi İstiklal’e gitmek. İnsan içine karışmak iyi gelir. Neye iyi gelir? Herkese bu tavsiyeyi veriyoruz kardeşim. Boşuna mı okuduk? Kendinle konuşmayı kes Selim.

Yürü hadi yürü.

Arşivden - 10

Seni de devam ettireceğim inşallah Selim Yılmaz... 27 Ocak 2010...

Selim Yılmaz 

Selim Yılmaz?

Buyrun amirim.

81’li var mısın oğlum sen? Daha küçük gösteriyorsun.

81’liyim efendim.

Neyse, oğlum tabelayı görmedin mi?

Gördüm amirim, ama annemin durumu ağırlaşmış. Bu seferlik mazur görün.

Seni salmam için yalan söylemiyorsun değil mi?

Ruhsata bakarsanız, araba benim değil şirketin. Hastaneden telefon gelince anahtarı alıp çıktım işten. Bakın bu dünyada annemden başka kimsem yok. Onu da kaybetmek üzereyim. Lütfen izin verin gideyim.

Kusura bakma. Gün boyunca ne tiplerle karşılaştığımızı tahmin edemezsin, insan herkesten şüphe duyar hale geliyor. Umarım kurtulur anneniz. Çok üzüldüm. Haydi gidin.

Teşekkür ederim.

Çok geçti…

Cenazeden sonraki ilk iki gün eve sadece uyumaya gitti, gündüzlerini babasınınkinin hemen yanında bulunan üstü taze toprak kaplı mezarın başında geçirdi.

Eve gelen ziyaretçilerle teyzesi ilgilendi, arabayı ise eski bir arkadaşı bıraktı işyerine. Durumu öğrenen patronu 3 gün izin vermişti ona.

Eve gittiğinde teyzesinin gitmiş olduğunu anladı, araları uzun zamandır iyi değildi zaten. ‘Ölümün yakınlaştırması anca bu kadar sürüyormuş demek ki.’ diye düşündü.

Uzun zamandır kendini hazırlamasına rağmen annesinin de gidişi tahmininden fazla etkilemişti onu. Tek çocuktu. Babasından kalan emekli maaşıyla okutmuştu annesi onu, her gün ziyaretine geldiğinde onunla ne kadar gurur duyduğunu söylerdi: ’Sen çok güçlü bir çocuksun.’

Ertesi gün işe gitmesi gerekiyordu ama o çoktan kararını vermişti...

Ev sahibine telefon edip evden çıktığını, 12 günlük kiranın yerine eşyaları bıraktığını bildirdi. Üniversiteye başladığı sene, babasını kaybettiği seneydi bu, Erenköy’ deki evlerini satıp buraya taşınmışlardı.

İstifasını verip işyerinden çıktı, Beşiktaş’a gitti. Boğazı seyretti uzun uzun. Artık elindeki bavulundan başka bir şeyi yoktu.

Fakat hayata isyan etmeyi bırakalı çok olmuştu. İsyan etmenin annesinin acısını derinleştirdiğini fark ettiği andan itibaren susmuştu.

Artık ne ait olduğu bir ailesi, ne evi, ne işi… O an, annesinin bahsettiği kadar güçlü olamadığını düşündü.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...